| Menü |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
| |

Çoruh Şimdi Akmamaya Müebbet!

Çoruh sonbaharda küçülür, küçülürdü… Sanki yaprakların serzenişinin, sanki onların dallarından kopmalarının yasını tutuyor gibi. İlkbaharda da yeşilini kutlar memleketin, horon oynar gibi sığmazdı yatağına taşardı, coşardı. Sahi siz hangi kıvrımındasınız Çoruh’un?
Çoruh delirircesine akar ama için için sarılır toprağa. Kalemini yeşile batırıp yazar sevdasını ya da nakış nakış işler hasretini ama neye hasrettir bilinmez. Bir Artvin’e batırır iğneyi, bir Borçka’ya, bir Yusufeli’ne… Kimi zaman çobanı işler; ağzında yanık bir türkü... Kimi zaman dağlarındaki karı işler; başı bulanık… Kimi zaman bir asma köprü işler uzağı yakın eyleyen… Ama hep gülümser içten içe… Sahi siz hangi kıvrımındasınız Çoruh’un?
Ya şimdi… Şimdi akmamaya müebbet!
İşte Çoruh’un hikâyesi bu anlatacağım. Dayayıp sırtımı memleketimin soğuk ama güvenli taşlarından birine onun kıvrıla kıvrıla akışını seyrederken, çamurlu kumsalında güreş tutarken, onun asi, deli, yırtıcı ve deli kan coşkunluğunun yok oluşuna tanık olurken yazacağım hem de… İçim burkularak!
Nelere tanık olmamış ki; hangi Kafkasya savaşı ondan bihaber yapılmış, hangi Artvinli, hangi Borçkalı, Yusufelili ondan icazet almamış ki… Ne karınlar doyurmuş, ne bebeler, ne insanlar büyütmüş, nice yuvalar yıkmış, ne canlar yakmış. Ne aşklar… Ne sevdalar! Sahi siz hangi kıvrımındaydınız Çoruh’un?
- Nerelisin?
- Artvinli.
- O zaman sen ya yüzme bilmiyorsun ya da mükemmel yüzücüsün!
Evet, grisi yok bu nehrin. Ya siyah ya da beyaz! Ya hep ya da hiç! Bazen bir ufacık çocuğun bile yüzebileceği kadar sevecen ve şefkatli, bazen de dünyanın en iyi yüzücüsünü getirseniz nafile. İşte ben o çocuk yıllarımda, o sevecen halinde öğrendim yüzmeyi Deli Çoruh’un. Nice Çoruh sakini gibi!
Hele bir de kızdı mı, bırakmaz taş taş üstünde. Parçalar, yıkar, alır sizi götürür. İşte o aman vermeyen heybetiyle parçalar, ikiye ayırır Artvin’i, ondan aldıklarıyla yarattı Batum’u. Bizden aldı Karadeniz’e taşıdı ve bir kent oldu adı.
Deli Çoruh’um adına belgesel yaptılar, “Çoruh Artık Durgun Akacak” dediler. Üzerine koca koca setler-duvarlar ördüler, elektrik üreteceklermiş! Baraj yapacaklarmış! Durduruyorlar, sindiriyorlar seni. İçim buruk, yüzüm çocukluğuma dönük seni özlüyorum. Sahi kıvrımı kaldı mı Çoruh’un… Kalmadı, kalmayacak… Çünkü…
Çoruh şimdi akmamaya müebbet…
Livane Bekleyiş

doruklarından bakarsın
için sızlar ama tebessüm edersin
bir o kadar acımasız
bir o kadar metindir memleketin
yüzünü bile görmediğin
göstermediğin
bekleyenindir
dönüş bekleyen topraklar
virandır livane’de sensiz sokaklar
endişelerin sonundaki tebessüm gibidir
hüzün baz mutluluklar gibi
göremediğin yakınlıktadır
yaklaşsan
şarkı uzaklığında
livane
terk-i diyar
uzak şehir
yeşil düşlerde
hüzünbaz halaylarda
bekleyişlerde
Kimliğim

Benim hiç yıldızlı berem olmadı mesela
Çakıl taşlarına orak figürleri oyduğum çivimde
Çekiçle hiç dolaşmadım ben Kafkasya’da
Yine de seviyordum...
Kayalıklardaki kınamsı kızılları,
Geceleri güneşli düşler kurmayı,
Keskin yıldızları,
Ve sevda haykıran yumrukları...
Sizin yaşınızdayken yasaktı bana öz dilim
Kafkasya’da dilimi konuşamıyordum,
Alfabemde f harfi olmadığını daha yeni öğrendim
F harfi olmadan da sevebiliyormuşum...
Çok şey değişti çok...
Çok sesli müziği öğrendim mesela
Kendi öz müziğimi...
Tam yolu yarılayacakken
Yarıladığımı paylaşmayı öğrendim.
Kazım'a

Bir yürek vardı
Acılar diz boyu
Sustukça dünyayı sağır eden
Ağlayınca tüm sesleri esir alan bir yürek ..
Sonra bin yürek daha,
Özgür isyankar ama çernobile yenik ..
Birde hüzün vardı
Kurusunda karanfilin
Hüsranın sonunda
Sarısında haziranın
Ve de senin yamaçlarında ki artvinin...
Ey haziran bu kaçıncı, bize yaptığın
Aldın nazımı yetmedi mi?
Bu kaçıncı ey kirli dünya
Hiroşima hala ölü doğarken...
Ey denizin asi çocuğu,
Ey Che suratlı,
Ey saçları devrim kokulu..
Sana erken bu gidiş,
Çok erken,
Yapacak çok işin varken…
HAYKIRIŞ

Aç olan ben değil miyim
Bir Somali’de Bir Etiyopya’da..
Bir parça ekmek arayan, bitki toplayan, toprak yiyen
Savaşan vurulan değil miyim ben
Felluce'de, Filistin’de, Afganistan’da...
Bir yaşayan Dipdiri... Direnen...
Bir ölüyüm Madımak'da... Maraş'da...
Yücelim bazen Şavşatlı
Düzene benzeyen sindirilmiş...
Deniz'im ben İnadına yaşarım...
Ben senim ey okuyan, Dinleyen
İçindeki çığlık...
Duyuyor musun?
Gözlerinin feri...
Görüyor musun baktığın her insanım!
Haykırışım...
İsyanım....
İnsanım...
Ve de Senim...
Ve Ben!
TEBESSÜM
BEN TEBESÜM TAŞIMAYAN İNSANA
İNSAN DEMEM
İNSAN DEDİĞİN
YÜZÜNDE GÜL BENZERİ
TEBESSÜM DOĞURANDIR
SENDİN YA DA TASVİR ETTİĞİM
HAYKIR GÜZELLİĞİNİ İNSANLARA
GÖRMELİLER
TANIMALILAR SENİ...
ÇINLATMALISIN SOKAKLARI
SEVECEN YIRTIK SEVGİLERLE...
ÇOCUĞUN... ÇOCUKLARIN...
SANA BENZEMELİ
YOĞURMALISIN ONLARI SENDEN HAMURLARLA
SEN OLMALILAR
GÜLEMEYENLER...
VE DİĞERLERİ...
Evet tebessüm... Askerlik yıllarımda yazdığım kısa ama gülücüklü dizelerle başlayayım istedim. Pantolonun biraz sıkıyorsa, yani toksan, Hala sana gölge yapan bir güneşin varsa...
Hala gülümseme şansın var demektir. Önce kendinle başlayacaksın işe; aynaya gülümseyeceksin, sonra çevrendeki en yakın insana döneceksin tebessüm açan o çehreyi. Durmak ya da pes etmek yok, çevrendeki diğer insanlarla devam edeceksin yola, yine de durmayacaksın; yolda saat soran çocukla, pamuk eller cebe diyen dolmuşçuyla, o gece senin bu gece benim dolaşan eli şaraplı park sakinleriyle, omuz attıktan sonra önüne baksana kardeşim diyen sevilebilir magandayla, sana yüzünü dönüp fark edilmeyi bekleyen papatyalarla sürdüreceksin...
Ne çok ihtiyacımız var değil mi? Ne çok açız... Sevgiye, dostluğa, tebessüme... Yılmaz Güney der ya hani; “Kavgayı, bir yaprağın üzerine yazmak isterdim sonbahar gelsin yaprak dökülsün diye... Öfkeyi, bir bulutun üzerine yazmak isterdim yağmur yağsın bulut yok olsun diye Nefreti, karların üzerine yazmak isterdim güneş açsın karlar erisin diye ...Ve dostluğu ve sevgiyi, yeni doğmuş tüm bebeklerin yüreğine yazmak isterdim onlarla birlikte büyüsün bütün dünyayı sarsın diye”. Evet gülen bir dünya yaratamayız, ama dünyaya gülümsemek elimizde.
Hep verecek bir gülücüğümüz vardır. Her zaman vereceğiniz bir gülücüğünüz olması dileğiyle...
“Livane Terkedişler”

Memlekettir...
Doruk sevdasına karşılık...
İlmek ilmek türkü uzaklığında...
Ve çam kokusu ve insan kılığında...
Lazların en asisi,
Gürcülüğün bilgeliğisin...
Hemşinlisin dağları mesken tutansın...
Her memleketin meşhur, öne çıkan bir ürünü ya da özelliği vardır ya hani; Livane’nin de insan meşhurdur. Dünyanın neresine giderseniz gidin, kolundan tutun bir Livane’liyi ve bakın gözlerine…
Ve ne acıdır ki, terkedilmiştir Livane. Terk ediştir acımasızca, arda bakmadan. Milyonluktur aslında Livane. Ama iki yüz bin de yaşar sadece.
Terk eden Livaneli sana sesleniyorum;
Sensizdi
Viraneydi
Livane…
Sanat Eseri Bir Kent Tiflis

Burası tarih kokuyor diye başlayan hiçbir yer daha önce ilgimi çekmemiştir. Harabe haline getirilmiş, özensizce yok edilen tarihi yapı ve dokular, beni bu söyleme karşı duyarsızlaştırmıştı. Çünkü tarih korunamamıştı ve kokmuyordu, sadece can çekişiyordu. Çağın ve teknolojinin esir ettiği insanlığın ucuz, kolay ve zahmetsiz hale gelen yaşam tercihleri öldürüyordu tarihi, sanatı, kültürü…
Ülkemizde tarihi, sanatsal ve kültürel dokular; ya define avcılarına terk edilir, kazılır, kırılır, yıkılır ya çobanların kötü hava koşullarında hayvanlarıyla sığındıkları bir sığınak haline getirilir, kirlenir, islenir, dökülür ya da sanat eseri hırsızlarına peşkeş çekilir, çalınır, satılır, kaçırılır.
Daha çok yeni edindiğim bir düşünce var şimdilerde aklımda. Şehirlerinin mimarisini, sanat ve kültürünü koruyamamış ülkeler, aydınlarını ve sanatçılarını başka ülkelere sürerler, kaçırırlar. Mezarlarına dahi tahammülleri yoktur, ölü bile korkutur onları…
Nefes alıyorsunuz, çiğerinize oksijen dışında bir şey daha çekiyorsunuz. Tarihin kokusu varmış hem de ciğerlere kadar işleyen. Ben yeni keşfediyorum bunu. Bu kent keşfettiriyor.
Şehre girdim, kafamı kaldırdım. Kentin sembolü kocaman bir heykel “Kartlis Deda” (Gürcistan’ın Annesi), bir elinde kılıç diğerinde şarapla karşılıyor beni. Ulusal giysileriyle bir gürcü kadın figürü Kartlis Deda. Sağ elindeki kılıç, düşman olarak gelenlere, sol elindeki şarap ise dost gelene ikram niyetine. Sanıyorum payıma sol el düştü ki Aziz NESİN’İN söylemiyle, güzel işlemeli çok tavan gördüm…
Adı; Tiflis (Tbilisi), bu ismin hikâyesi de çok ilginçtir. Bir taksi şoförüne sordum çok iyi olmayan Gürcücemle, anladığım kadarını aynen aktarıyorum: “Bir efsaneye göre Kral Vahtang avı çok seven biridir. Bir gün yine ava çıkar ve çok iyi eğitilmiş atmacasını, sürekli uçan bir sülünün peşine takar. Ancak aradan zaman geçer ne sülünden bir haber var ne de atmacasından. Aramaya koyulurlar ve uzun aramalar sonucu, sülün ve atmacanın ikisi de sıcak bir suyun içine düşmüş halde bulunurlar. Kral Vahtang, hemen buraya güzel bir kent kurulsun diye buyurur ve işte Tiflis (Tbilisi)” der taksi şoförü. Sıcak anlamına gelen (Gürcücede) tbili’den geliyormuş adı bu sanat eserinin…
Aslında taksi şoföründen alıntıyla aktardığım bu efsaneyle, benim gözlemlerim birbiriyle o kadar örtüşüyor ki. Neden diye düşüneceksiniz şimdi. Nedeni şu; Kralın “Buraya güzel bir şehir kurulsun” emriyle kurulan şehir, sanat eseri olmalıdır. Sanatın ta kendisi olmalıdır…
Tarihi ipek yolu üzerinde ki bu sanat eseri kent onlarca belki yüzlerce kez istila edilmiş. Yani sizin anlayacağınız her geçen yağmalamış, yakmış, yıkmış. Buna rağmen hala tarih kokuyor, hala sanat kokuyor. Sanki yağmalanan kent burası değilmiş gibi…
Şehri ortadan ikiye bölen nehri tanıyorsunuz; Kura. Sanki ruhlarımızdan, sanki duygularımızdan taşımış… Bizden alıp oraya taşımış gibi. Hiç yabancılık çekmiyorsunuz dolaşırken, “Sen buralısın” diyor gibi bu kent.
6000 yaşında (Yanlış okumuyorsunuz altı bin yıl, arkeolojik araştırmalar İÖ 4000 yıllarında yerleşme alanı olduğunu gösterir) bu kent, yazılı kaynaklarla doğrulanan resmi tarihi 1500. Yaşından belli değil mi içinde sakladıkları. Hangi birinden bahsetmeliyim bilemiyorum… Çok şey var anlatacak bu sanat eseri kente dair… Tek bir yazıya ne mümkün ki sığsın. Bir sonraki yazıda tarih koksun olmaz mı?
Bu sayfa hakkındaki son yorum:
Yorumu gönderen: loslinwood( arisumi msj.biglobe.ne.jp ), 15.11.2011 06:09:35: low income health insurance 572163 auto insurance quotes :-]] business insurance 81806 |
Yorumu gönderen: lilmissbrainy( honsha o-kyohan.co.jp ), 01.11.2011 11:49:08: affordable health insurance :-)) life insurance rates xbsp |
Yorumu gönderen: jjshope( Rent ryuhau.co.jp ), 30.10.2011 22:56:40: insurance auto auctions =PP home insurance >:-) |
Yorumu gönderen: socialistwolf( ryutu-45 crux.ocn.ne.jp ), 25.10.2011 19:22:20: car insurance =PP term life insurance quote 8DD |
Yorumu gönderen: xchocolatluvx( ananas okinawa.email.ne.jp ), 23.10.2011 20:04:01: car insurance 6943 new jersey car insurance 65524 whole life insurance iixhlc |
Yorumu gönderen: gxakuwipby( zqopvs dexddm.com ), 06.10.2011 12:40:30: 4Y6SVa <a href="http://kswtuagkxqpi.com/">kswtuagkxqpi</a> |
Yorumu gönderen: Gloriane( jogadri uni-miskolc.hu ), 04.10.2011 04:50:46: Ho ho, who wuodla thunk it, right? |
Yorumu gönderen: yunus( bitanesin_1985 hotmail.com ), 28.09.2008 21:24:37: her nekadar uzaklarda olsakta livaneye hepimiz oralardan gelmisizdir turkkiyenın dort bır yanında yasasakta
o guzelım dogayı yesılı unutmayız ellerıne sağlık hocam calişmalarını devamını dılerım |
Yorumu gönderen: Yusuf YILDIRIM ( helioss_@hotmail.com)( helioss_ hotmail.com ), 22.05.2008 12:56:39: hocam merhaba site senin kalbin kadar güzel içinde yaşadığımız memleketimizi güzel yorumlamışsın tşkler iyi çalışmalar |
Yorumu gönderen: ali, 12.03.2008 16:17:19: mukemmel bı yermıs onceden gırmedıgıme pısmanım bızı ozumuze goturuyor emegı gecen herkesın elıne sağlık;) |
| Bu sayfa hakkında yorum ekle:
|
|
|
|
|
|
| |
Bugün 3 ziyaretçi (3 klik) kişi burdaydı! |
|
|
|
|
|
|
|